Bizim gibi düşünmeyen, farklı bir geçmişe sahip veya başka bir kültür perspektifinde yaşayan insanlar; keskin dişlere sahip, çirkin suratlı, hırıltılı, insansı canavarlar halinde gözükselerdi eğer, onlara olan bakış açımız ve davranış tarzımız aynı kalır mıydı? Black Mirror (Kara Ayna) dizisinin 3.sezon 5. Bölümü “Men against fire”, değişik olanın tehlikeli olduğu düşüncesiyle oluşan, bir topluluğun içindeki ama topluluğun bir parçası sayılmayan bir gruba karşı duyulan bu korkuyu, bir bilim kurgu implant çipi kullanılarak veya algı yönetimi ile insanların nasıl yönlendirilebildiği ve bir takım grupların isteklerinin gerçekleşmesinin nasıl sağladığı ile ilgili günümüzle de örtüşen değerli mesajları ve bakış açısıyla bizlere sunuyor.  

Modern toplumun karanlık yönlerini inceleyen, özellikle teknolojiyle olan ilişkimizle ilgili bir antoloji dizisi olan Black Mirror; birbirinden bağımsız bölümler, farklı hikayeler, farklı oyuncular ile fütüristik ama inanılır bir dünyayı bizlere sunuyor. Bu hikayeleri birleştiren şeyin teknolojinin karanlık yüzü olduğu ifade edilse de tam olarak öyle değil. Teknolojinin kara bir yüzü olamaz, çünkü yüzü olamaz. Onu icat edenlerin ve kullananların yüzü olabilir ve o yüz kararabilir. 

Hikayemiz bir rüya ile başlıyor. Kısa bir süre sonra bunun bir askerin düşü olduğunu anlıyoruz. Askerin olduğu yerde düşman vardır değil mi? Burada da var. Adına “hamam böceği” denen düşmanlar. Başlarda bunlara neden hamam böceği denildiğini anlayamıyoruz. Ortada gerçekten savaşılan hamam böcekleri var, yoksa bunlar gerçeği süslü maskelerle örtüp algılarımızla oynamak isteyen birilerinin aldatmacası mı? 

Konuşma esnasında halk ile anlık çeviri yapan cihazlar, vücuda takılan biyoimplant ile uçurulan bir drone ve direkt göz ile alınan nişan gibi şu günlerde de prototipleri denenen geleceğin teknolojilerine de ufak bir dokunuştan sonra kendimizi böceklerin saklandığı yerde buluyoruz. 

“ -Onları insan olarak göremezsin. “

Başka türlü görmelisin. İsim takmak bunu kolaylaştırabilir. Mesela hamam böceği demek. Bu bazı şeyleri daha kolay kılacak.

“-İnsanoğlu bu gezegende yaşamaya devam edecekse onları ortadan kaldırmalıyız.”

Nasıl da ulvi bir amaç değil mi? Peki bunun için ne yapılmalı?

“-Fedakarlık yapılmalı.”

Gerekirse kurbanlar verilmeli. Peki ne uğruna? derken bu diyaloglar ertesinde kahramanımızın, hamam böceklerinin saklandıkları yerdeki örtüyü kaldırması üzerine görüyoruz ki karşımızda gerçekten de zombi vari yaratıklar var. Bunları tıpkı bir böcek gibi avlayıp yok etmek çok daha kolay olmalı. Ayrıca bu yaratıkların da elinde teknolojik bir oyuncakta var. Onunla biz insanlara kim bilir neler yapıyorlar?

Artık yeterince gerekçe üretebildiğimize göre öldürme hakkına da sahibiz demektir. Ama hala çözülmesi gereken bazı problemler var.

“-Bir sivili öldürürsen hayatın boyunca unutamazsın.

Çünkü o insandır ve bir insanı öldürmek tüm insanlığı öldürmek gibidir. Peki ya bu gerçeği unutabilmenin bir yolu olsaydı?

En Başından beri gördüğümüz teknolojik aletlerin hepsinin ortak özelliği augmented reality uygulamaları olmasıydı. Arttırılmış gerçeklik, yani gerçeğin üzerine birdirilmiş sanal objeler. Pokemon Go oyunu, Snapchat’teki filtreler gibi. Hikayemizdeki fark ise akıllı telefonumuz yerine implantlar kullanılmış olması. Yerleştirdiğiniz bu implanlar dijital dünya ile biyokimyanın birleşmesini sağlıyor, tüm duyu organlarınızın teorik olarak daha mükelleşmesini ve daha iyi görebilmenizi sağlıyor(!). Arızalanmadığı müddetçe.

 

“-Bir kaç tuhaf an yaşadım. MASS’im arızalanıyormuş gibiydi. “

Neyse ki teknoloji o kadar gelişmiştir ki bir kaç tuşa dokunarak ne görebileceğinizi kontrol edebilmek mümkündür artık. Hatta gözler kapalıyken bile. Ne demiştik? Peki ya gerçeği unutabilmenin bir yolu olsaydı?

 

“-Bu gece seni güzel uyutalım, tamam mı? Çok güzel uyutalım.

Uyutun bakalım bizi. Daha ne kadar uyutabileceksiniz diye düşünürken adamımızın implantındaki arızanın gerçekten büyük olduğunu fark ediyoruz. Artık etrafındaki dünyanın farkına varmaya başlamıştır. Hatta çevresindeki çimlerin kokusunu bile daha yeni yeni almaya başlar.  

 

“-Normalde koku almayız.”

Kesin olan bir şey vardır. Kafasındaki cihaz bozulmuştur. Gözündeki perde kalkmıştır. Artık dünyayı olduğu gibi görmektedir. Düşmanlarını da. Her tür yaşamın kutsal olduğunu düşünenler ve onu yok etmeye çalışanlar karşı karşıya olduğu tarihi tekerrürü yaşıyoruz. Yok edeceksenizde elbette bir gerekçeyle yok etmek zorundasınız. 

 

“-Onları öldürüyorsun. Onlar böcek.”

Onlar böcek falan değil, insandır. Fakat beynimiz; tv haberleri, reklamlar, sosyal paylaşımlar ile öyle manipüle olmuştur ki.. pardon, yani biyokimyasal implantlar ile. Gerçeği onların istedikleri gibi görürüz.

 

“-Beni olduğum gibi görüyorsun?”

Ve işte ters köşe. Başta ne olduğunu bilemediğimiz düşmanın bir yaratık değil de aslında insan olduğunu anlayıp bir uyanış yaşıyoruz. Ama nasıl olur? 

 

 

“-Savaşmana yardım etmesi için kafana koyuyorlar.” 

Böylece tüm hikaye bir kez daha anlam kazanıyor. Çünkü bu bölümün adı olan “Men Against Fire” aynı zamanda 1947 yılında yazılmış bir kitabın da adı. Bu kitapta İkinci Dünya Savaşı’nda askerlerin %75’inin silahını hiç ateşleyemediği yazılı. Yakın bir tehditle karşılaşıp ateş edenlerin bile çoğu ise, karşısındaki düşmanın kafasının üstüne nişan almış. Yani bir insan diğerini öldürme, onu yok etme konusunda sanıldığının aksine hiç de istekli değil. Bu durum bazıları için bu bir “problem” olabilir. Onu “motive etmek” için “kafasını karıştırmak” gerekebilir. 

Hikayemizde bu problem için üretilen çözümü sanırım artık hepimiz biliyoruz.

“-MASS… En güçlü askeri silah bu aslında. “

MASS. İnsanlara yerleştirilen implantın adı bu. Bu kelimeyi de tıpkı “böcek” gibi tesadüfen seçmemişler. MASS’in yanına MEDIA kelimesini eklediğinizde MASS MEDIA yani basın yayın anlamı ortaya çıkıyor. Şimdi bu yeni anlam katmanıyla sahneyi bir daha okuyalım.

 

“-MASS… En güçlü askeri silah bu aslında. İstihbarata yardım ediyor. Nişan almana. İletişimine, şartlanmana…”

Mass media, basın yayın şartlanmana yardım ediyor.  Karşındakini bir insan olarak değil de bir canavar olarak görmeni sağlıyor. Rwanda’da 1994’te yaşanan soykırımda, Hutu’ların kontrolü altında olan basın yayın organları, diğer bir kabile olan Tutsi’lere ne isim takmıştı biliyor musunuz? Inkotanyi. Yani “Böcek”. 

Bu implant öyle bir teknolojik icattır ki sadece gözleri açıkken hakikati maskelemez. Kapalıyken bile zihni ele geçirmiştir. Sahibinin haz noktalarını en iyi şekilde bilir, onu sahte rüyalarla ödüllendirir. Gerçekleşmesi imkansız düşlere düşürür. Doğru olana değil, huzurlu kılana inanmasını sağlar. Gerçek hayattan bağımsız, yaradılışına ters düşen, sıkıntı ve problemsiz bir hayat vaad eder. 

Casusluk yapılmasından hoşlanmıyoruz, ancak dijital asistanlara hayatımızı tüm açıklığıyla emanet ediyoruz. Kontrolü bırakmayı sevmediğimizi söylüyoruz, ancak algoritmaların çevrimiçi deneyimlerimizin bir çoğunu öğrenmesine izin veriyoruz. “Kontrol bir yanılsamadır” biliyoruz, ancak yanılsama fazla büyüleyici olduğunda, orada olduğunu farketmediğimizde ne olur? Ya da belki de aslında bunun farkındayız ama umursamıyoruz. Bu bir distopya.

Hikayemizin sonunda en başta gördüğümüz yere geri dönüyoruz. Yuvasına dönen askerimizin gözleri yaşlıdır harap olmuş eski evince dönmüştür. Ama ona görünen sıcak bir yuva, aşk ve umuttur. Kahramanımızın gözlerinden akanlar mutluluğun mu, yoksa acının mı gözyaşları? Teknoloji, ve geleceğin medyası bize ne sağlayacak? Nefret edip yok etmek için bir düşman, ve korumaya değer bir hayat illüzyonu mu? 

Bu dizinin genel olarak yaptığı şey hayatlarımıza bir ayna tutması. Ama bu ayna bize ne kadar güzel olduğumuzu söylemiyor. Onun karanlık taraflarını gösteriyor.İçimizdeki zenofobiye işaret ediyor. Ve savaşta bile en büyük düşmanınla karşılaştığında dahi onu öldürmeye izin vermeyen bir şeyi, “vicdanı” yok etmeye çalışan, neyi görüp neyi göremeyeceğimize karar veren güçlerin farkına varmamızı sağlıyor. 

Çekiç bir çiviyi duvara çakmak için üretilmiş bir alet. Fakat bunula bir insan da öldürülebilir. Her ne kadar dijital dünyanın bir çok nimetinden faydalansakta, birilerinin manipülasyonuna ve algı yönetimine takılmadan gerçekleri görmek isterseniz; etrafınızdaki tüm telefonlar, tabletler, bilgisayarlar ve televizyonlar; tüm dijital camlar, kara aynalardan gelen içerikleri bir sorgulama filtresinden geçirip Nerelerde huzur bulduğunuzu tekrar düşünmekte fayda var derim.

Sosyal medyada paylaş

Share on facebook
Share on google
Share on twitter
Share on linkedin
Share on pinterest
Share on print
Share on email